Browsing: BİYOGRAFİLER

Farabi’nin Düşünceleri ve Çalışmaları

Farabi’nin Fikirleri ve Çalışmaları Nelerdir:

Ünü bütün dünyaya yayılan ve eserleriyle zamanımıza kadar şöhretini koruyan Farabî, 870 yılında, Türkistan’ın Farab kasabasında doğmuştur. Asıl adı Ebu Nâsır Muhammed İbn-i Türkan’dır. Farabi olduğu için Farabî adıyla şöhret bulmuştur.

Tahsilini, doğduğu yere bağlı bir kalenin kumandanı olan babasının yanında yaparak Arapça ve Farsça öğrenen Farabî, daha sonra büyük ilim merkezlerini dolaşmış, bilhassa Bağdat’ta çalışmalarını sürdürmüş, gayret ve zekâsıyla kendini göstermiştir. Genç denilebilecek bir yaşta, kadılık vazifesini alacak kadar ilmî üstünlüğe kavuşmuştur.

Farabî dinî ilimlerin yanında tıp, astronomi, matematik ve bilhassa felsefe ile de uğraşmış. Latince ve Yunanca’yı öğrendikten sonra bu medeniyetlerin ünlü filozoflardan olan Aristo ve Eflatun’un eserlerini detaylı olarak incelemiştir.

Farabî bu tetkikleri sonunda Aristo’ya büyük bir hayranlık duyarak onun görüşlerini savunmaya başlamıştır. Bir defasında “Ben Aristo zamanında yaşamış olsaydım O’nun en iyi talebelerinden biri olurdum” demiştir.

Aristo ve Eflatun’un tesiriyle fikir ve düşünceleri serbestlik kazanmaya başlayan Farabî’nin din ile felsefenin birbirinden ayrılmayacağını savunması, İslâm âlimleri tarafından şiddetle eleştirilmiştir.

Farabî yüze yakın eser yazmış ve kendisinden sonra yaşayan birçok batılı fikir adamını derinden etkilemiştir. İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt gibi alimler de O’nun fikirlerine iştirak etmişlerdir.

Eserleri daha sonraları hemen hemen bütün Avrupa dillerine çevrilen ve hristiyanların “Alforabius” diyerek kendilerine mal etmeye çalıştıkları Farabî, dinî ve felsefî ilimlerin yanında, musikî ile de uğraşmış ve kanun adı verilen sazı icad etmiştir.

En önemli eserleri: Et’tâlimüs-Sanî, El-Medinet’ül-Fadıla, El-Meani’l-Akl gibi kitaplardır. Kendisine, Aristo’dan sonraki hoca manasına gelen “Hoca-ı Sanî” denilir. 950 yılında, Şam’da, Babüssagir denilen yerde vefat etmiştir.

Farabi’nin bir şiirinden: “Benim içki arkadaşlarım mürekkep şişeleridir! Mûsikim ise kalemimin çıkardığı sestir. Artık hiçbir ülkede mevcut bulunmayan hikmet ehlinin eserlerinden meyveler toplarım.”

{ Add a Comment }

Gedik Ahmet Pasa Kimdir – Hayatı – Dönemi

Gedik Ahmet Pasa Hakkında Bilgi:

Osmanlı vezir-i azamları, içinde müstesna bir yeri olan Gedik Ahmet Paşa’nın nerede ve hangi tarihte doğduğunu bilmiyoruz. Fatih Sultan Mehmet zamanında yaşamış; yeniçerilikten yükselerek, 1461 yılında Anadolu Beylerbeyi olmuştur. Bu tarihten itibaren onu daimî bir başarı içinde görüyoruz. Fatih’in Trabzon Rum İmparatorluğu’nu yıktığı seferde Gedik Ahmet Paşa Osmanlı donanmasının başında bulunuyordu. Uzun Hasan seferinde başarılar kazanmış, 1469 yılında Karaman diyarının fethiyle Karaman valisi olan Fatih’in oğlu Şehzade Mustafa’ya lala tayin edilmiştir.

Avrupa seferine katılıp büyük yararlılıklar gösterdiği ve bilhassa Eğriboz kalesini fethettiği için 1470 yılında vezirlik rütbesine erişmiştir. 1473 Otlukbeli seferinde Osmanlı ordusunun sağ kanadında bulunan Şehzade Beyazıt’la beraber, zaferin kazanılmasını sağladı.

1474 yılında Venedik, Papa ve Napolililer’in gayretiyle ele geçen Anadolu’daki bir takım topraklan tekrar fethedip Osmanlı topraklarına kattı. Karaman valisi şehzade Mustafa’nın ölümüyle, yerine geçirilen Cem Sultan’ın lalası oldu. Aynı yıl içinde Vezir-i Azam Mahmut Paşa’dan boşalan ve devletin padişahlıktan sonraki en önemli görevi sayılan Sadrazamlığa getirildi.

1475 yılında Karadeniz’de büyük zaferler kazanıp, Kırım Hanlığı’nı Osmanlı Devleti’ne katıp, Karadeniz’i bir Türk golü haline soktu.

1478’de Ege Adaları’nın fethine memur edildi. Önce Çimni’yi, sonra Yunan Adalarını fethetti. Bu bitmek bilmeyen başarılar sebebiyle Fatih Sultan Mehmet O’nu Napoli Krallığı’nı, yani İtalya’yı fethetmeye gönderdi. Gedik Ahmed Paşa 1480 yılında İtalya’nın en önemli limanlarından biri sayılan Otranto’yu fethederek, Osmanlı Devleti’nin gücünü bütün dünyaya yeniden ispat etti.

Otranto’nun fethi sıralarında Fatih’in zehirlenerek şehit edilmesi, İtalya’nın fethini durdurdu. Gedik Ahmet Paşa acele, olarak İstanbul’a çağırıldı.

Fatih’in oğulları arasında baş gösteren taht kavgasında II.Beyazıt’ı destekledi. Cem’in hareketini önlemek üzere Anadolu’ya gönderildi. Konya’ya kadar ilerleyip Cem’i mağlup etti. Ancak O’nu ele geçirmek için bütün gücünü kullanmadı. Bu tür davranışı sebebiyle İstanbul’a çağrılıp hapsedildi. 1482 yılında Edirne’ye giden Padişah, öteden beri şüphelendiği Gedik Ahmet Paşa’nın öldürülmesini emretti. Cesedi Edirne’ye gömüldü.

Gedik Ahmet Paşa oldukça cesur, kararlı, açık sözlü ve bahadır bir insandı. Nâmağlup komutan sıfatını taşır. Kazandığı zaferler Türk-İslâm tarihinin altın sayfaları arasında yerini almıştır.

Osmanlı Devleti’nin yetiştirdiği en büyük komutanlardan biri olan Gedik Ahmet Paşa, Fatih Sultan Mehmet’in emriyle İtalya’yı fethe memur edilmiş, büyük komutan da hemen harekete geçerek İtalya’nın güney sahillerindeki Otronto’yu fethetmiştir. Bu büyük başarı bütün Avrupa’yı titretmişti.

{ Add a Comment }

Evliya Celebi Kimdir – Hayatı – Eserleri

Evliya Celebi ve Seyahatname Hakkında Bilgi:

Evliya Çelebi 17. yüzyılda yaşamış olan büyük Türk seyyahıdır. 1611 sensinde İstanbul’da dünyaya gelmiş 1682 senesinde Mısır’da veya İstanbul’da vefat etmiştir. Babası Derviş Muhammed Zilli isimli değerli bir sanatkârdır. Çok uzun bir ömür sürdüğü rivayet edilen Derviş Muhammed. Osmanlı sarayının kuyumcubaşısı idi.

Evliya Çelebi ilk tahsilini Sıbyan mektebinde yaptıktan sonra Hamid Efendi medresesine girmiş, uzun yıllar süren tahsilini başarıyla tamamla

mıştır. Kur’ân-ı Kerîm’i ezberleyen Evliya Çelebi, sesinin güzelliği sebebiyle Padişah IV. Murat’ın dikkatini çekmiş ve dört sene kadar sarayda görev yapmıştır. Bu arada babasından tezhib, nakkaşlık, hat gibi çeşitli sanatları da öğrenen Evliya Çelebi’nin asıl isteği bitmek bilmeyen seyahatlere çıkmak ve bir çok yerleri görmekti.

Nihayet 1630 yılında bu arzusuna kavuştu. Kendi ifadesine göre bir gece rüyasında sevgili peygamberimiz görmüş, çok heyecanlandığından “Şefaat Ya Resulallah!” diyeceği yerde “Seyahat Ya Resulallah!” demiş, bunun üzerine yolculukları başlamıştır. Önce İstanbul’u karış karış dolaşan ve oradaki eserleri birer birer yazarak ünlü Seyahatname’sini oluşturmaya başlayan Evliya Çelebi, daha sonra Bursa’ya gitmiş, dönüşünde babasının da izniyle asıl büyük yolculuklarına çıkmıştır. Bir sipahi olduğu ve devletin önde gelen kişileri tarafından da sevilmesi sebebiyle yolculukları rahat geçmiş, gittiği her yerde araştırma ve incelemelerde bulunmuştur. Sadrazam Melek Ahmed Paşa, Fazıl Ahmet Paşa, Hüseyin ve Murtaza Paşalar ve Kırım hanlarından Adil Giray’ın yanında bulunmuş, onlardan yardım ve destek görmüştür. Kıvrak zekâsı, nükte ve mizahı seven yaratılışı ve usta kalemiyle herkesin takdirini toplamıştır.

30 yaşında başlayan bu gezgin hayatı vefatına kadar devam etmiştir. Kendi ifadesine göre bütün Anadolu’yu, Rumeli’yi, Kırım, Viyana, Girit, Hazar Denizi ve kıyılarını, Volga boyları, Mısır, Sudan, Arabistan, Hollanda, Danimarka ve İspanya’yı dolaşan, karada ve denizde pek çok yolculuklarda bulunan Evliya Çelebi, bu yerlerin bütün özelliklerini yazmış, muazzam bir seyahatname hazırlamıştır.

Birçok yabancı dile çevrilen bu değerli eser bilhassa Osmanlı Türklerinin tarihi, folkloru ve medeniyeti bakımından bir hazine sayılmaktadır. Seyahatname aynı zamanda Osmanlı nesrinin en başarılı örneklerinden biridir. Kitapta çok garip, çok güzel hikâyeler ve tasvirler vardır. Evliya Çelebi gördüğü ve gezdiği bir şehrin kalesinden tutunuz da yemeklerine varıncaya kadar her şeyini biraz da mübalağalı bir üslûpla uzun uzun anlatmıştır. Bir Bilgi Sitesi olan Wiki Sitesi olarak Evliya Çelebi’nin sözlerinden bir kısmını sizlerle paylaşıyoruz.

Evliya Çelebi anlatıyor: “Daima dervişler ile düşüp kalkar, şerefli sohbetlerinden faydalanırdım. Yedi iklimin ve dünyanın dört köşesinin durumları hakkında yapılan konuşmaları dinledikçe seyahat etmeyi daha çok arzu ediyordum.

Acaba dünyayı gezip Arz-ı Mukaddes’e, Mısır, Şam, Mekke ve Medine’ye varıp, ol varlıkların iftihar sebebi olan Hz. Peygamberin türbesine yüz sürmek nasip olur mu diye ağlar, inler ve kendimden geçerdim.”

{ Add a Comment }

Ali Kuşçu Kimdir – Hayatı – Eserleri

Ali Kuşçu İnsanlığa Nasıl Hizmet Etmiştir:

Büyük Türk Astronomi ve Matematik Bilgini Ali Kuşçu 15. yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Mehmet Bey Timur’un (1369-1405) torunu Uluğ Bey’in doğancıbaşısı idi. “Kuşçu” lakabı buradan gelmektedir.

Ali Kuşçu Semerkand’da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sırada başta Uluğ Bey olmak üzere Kadızade-i Rumi (1337-1420) ve Gıyaseddün Cemşid el Kaşi (?-1429) gibi dönemin en önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır.

Ali Kuşçu bir ara öğrenimini tamamlamak amacı ile Uluğ Bey’den habersiz Kirman’a gitmiş ve orada yazdığı Risale-i Hallü’l-Eşkali’l Kamer adlı ilk yapıtını, izinsiz gidişini bağışlatmak için Uluğ Bey’e sunmuş ve Uluğ Bey, bu risaleyi okuduktan sonra Ali Kuşçu’yu af ve takdir etmiştir.

Ali Kuşçu Semerkand’a dönüşünden sonra Semerkand gözlemevinin müdürü olan Kadızade-i Rumi’nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Zic-i Uluğ Bey adıyla bilinen büyük yıldız katalogu, Ali Kuşçu ile Uluğ Bey’in ortak çalışmalarının ürünü olmuştur. Ancak Uluğ Bey’in öldürülmesi (1449) üzerine Tebriz’e giderek Akkoyunlu Uzun Hasan‘a sığınır ve Osmanlıyla olan barış görüş-melerinde elçilik göreviyle İstanbul’a gönderilir.

Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını bir araya getirmek olduğunu çok iyi bilen Fatih Sultan Mehmet, Ali Kuşçu’ya İstanbul’da kalmasını teklif eder.

Bu teklif üzerine Ali Kuşçu Tebriz’e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul’a döner. İstanbul’a geri dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından gönderilen elit bir heyet tarafından sınırda karşılanır ve İstanbul’da kendisi için bir karşılama töreni düzenlenir. Ali Kuşçu 200 altın maaş ile Ayasofya medresesine müderris olarak acınır. Ali Kuşçu bu medresede Molla San Lütfü, Kıvamettin Kasım ve Sinaneddin Yusuf gibi çok değerli öğrenciler yetiştirdi. Onun gelişiyle İstanbul medreselerinde matematik ve astronomi öğretimi canlılık kazandı.

Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematik alanında yazdığı iki önemli eseri vardır.

  • Bunlardan ilki, Otlukbeli savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih’e sunduğu Risaletü’l Fethiyye adını verdiği astronomi kitabıdır. Bu eser üç bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmekte, ikinci bölümde Yerin şekli ve yedi iklim anlatılmakta, son üçüncü bölümde ise Ali Kuşçu Yer’e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde çok etkin olmuş eseri küçük bir el kitabı niteliğinde olup, yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğrenimi yazılmıştır.
  • Ali Kuşçu’nun ikinci büyük eseri ise, Semerkand’da Farsça yazdığı Risale ül-Hisab‘ı adlı matematik kitabını, Fatih’e atfen Risaletü’l Muhammediyeyeni adıyla Arapça’ya çevirerek Fatih’sundu.

Fatih’in “bilgi güneşi” dediği Ali Kuşçu 18 Aralık 1474 de İstanbul’da vefat etti.

{ 1 Comment }

Farabi Kimdir – Hayatı – Eserleri – Farabi Sözleri

Farabi’nin Bilime Katkıları:

İslam’da Rönesans Devrini Açan Büyük Türk – İslam Düşünürü FARABİ (870-950) İslam disiplini içinde yetişmiş Türk düşünürlerinin en büyüğü olan Farabi, 870 yılında Türk asıllı bir kale komutanının oğlu olarak Maveraünnehir‘in Farab kentinde doğdu. Aristoteles mantığıma dayanan usçu bir metafizik oluşturmuştur. Amacı, Aristoteles’i biraz da Plotinos‘un yardımıyla, İslam diniyle uzlaştırmaktı. İslam felsefe geleneğinde “ilk öğretmen” sayılan Aristoteles’den sonra “ikinci öğretmen” olarak anılır.

Önceleri Türkistan’da kadılık yaptı, sonra kendisini büsbütün felsefeye verdi. Anadili olan Türkçe kadar Arapça, Farsça. Süryanice ve Yunancayı da biliyordu. Aynı zamanda hekim ve müzisyendi. Yüzden fazla kitap yazmış, Aristoteles. Platon, Zenon, Platinos gibi Yunan düşünürlerini yorumlamış, onların görüşlerine kendi görüşlerini katmıştır. İbni Sina ve İbni Rüşd onun manevi öğrencileridir.

Farabi’ye göre felsefenin amacı, varlıkları var olma özellikleri bakımından bilebilmek ve varlığın ilk nedenlerine (illet-i ula) ulaşmaktı. Felsefe yoluyla bütün varlıkların bilgisine ulaşan insan böylece, bir ölçüde tanrıya benzemiş olurdu. Bilimin üç kaynağı duyu, us (akıl) ve düşünmeydi (nazar) ama her türlü araştırma mantığa dayanmalıydı.

Farabi’ye göre mantığın özü olan kanıtlama, (burhan) yalnızca gerçeği bulmak için bir yol değil, aynı zamanda gerçeğin kendisiydi. Gerçek bilgi, ancak zorunluluk ilkesine dayak bir kanıtlamanın ürünü olabilirdi.

Farabi İslam felsefesine mantığı getirmekle kalmamış, bu felsefenin kapılarını ilk açan da kendisi olmuştur. 0, metafiziğe mantık yoluyla ulaşmış, İslam diniyle felsefe arasında sıkı bir ilişki kurmuştur.

Farabi, insan hareketlerinde ne övgü ve ne de sitem görevi yapan bir sistemin bulunduğunu söyler. Mutluluğa İyi ve Övülecek hareketler yaparak erişilebilir. İnsan iyi harekette özgürdür. Bu, yeteneğe dönüşebilen potansiyel bir ayırıcı niteliktir.

Farabi, “hareketin zamanını, hareketin yerini hesaba katmak, hareketi gerçekleştiren kişiliği, onun amaçlarını, niyetini dikkate almak, bütün bu şartlarla birleşimde araç ve hareketi kullanmak” gerektiğini söyler, övülecek hareketleri gerçekleştirmeye uygun en önemli spesifik nitelikler, sert bir kararlılık ve doğru belirlemedir. Doğru belirleme, insanın algılayabileceği bilgiyi verir.

Farabi’nin dürüst devlet ve bilgili yönetici teorisinin idealist temeli vardı. Bu, erken ortaçağ döneminin sosyolojik ve ahlaki düşüncesinde ileri bir adımdı. Farabi, bu düşüncelere engel olan her şeyi eleştiriyordu. Filozof, hırsla toplumun ruhsal gücünü yıkan, insanların hırs ve yağmacılığında temellenip, kendi devletini kuran feodal yöneticilerin despotluğuna karşı çıktı.

Onun fikrine göre; böyle despot bir devlet, cahil, kaba ve namussuz insanları hırsı yoluyla yönetir. Onlar sadece zenginlik, hâkimiyet ve zevke değer verirler. Böyle insanlar dini düşünceler yoluyla geri kalan halk üzerinde egemenlik kurmayı denerler. Adaletin yıkıldığı namussuz devlette tiran idaresi kurulur, bilimler ve felsefi düşünceler söner, obskurantizm (bilgiyi tekeline almak ve insanların ona ulaşmalarına engel olmak eylemi) kaçınılmaz olarak zafer kazanır. Farabi, kötünün eninde sonunda ezileceğini ve dünyada iyi başlangıçların galip geleceğine inanıyordu.

Küçüklü büyüklü yüze yakın kitap yazan Farabi’nin yapıtlarından bir bölümü İbranice ve Latince başta olmak üzere birçok dile çevrildi. Onun önemli yapıtlarından bazıları şunlardır:

İhsau’l-Ulum (ilimlerin sayımı), es-Siyasetü’l Medeniye, el-Medinetü’l Fazıla, Risale fi lsbati’l Müfarekat, Telhisi Nevamisi Eflatun (Eflatun Kanunlarının özeti)…

Farabi, 950 yılında Şam’da vefat etmiştir.

FARABİ’DEN ÖZLÜ SÖZLER:

  • Bir eylemin ahlâklı olduğunu bilip de ona uygun davranmayan kişi, o eylemin ahlâklı olduğunu bilmeden ahlâklı davranan kişiden daha üstündür.
  • Erdemlerin en büyüğü bilimdir.
  • Hiçbir şey kendi kendinin nedeni olamaz, çünkü nedenin kendisi oluşandan öncedir.
  • Hiçbir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı var olmazdı.
  • İyi bir insan öldüğünde ona ağlamayın. Asıl onu kaybeden topluma ağlayın.
  • İnsan bazen bir tesadüfle güzel işler yapar. Bazen de bu güzel işleri isteyerek değil, herhangi bir baskı altında yapmış olur. Böylece yapılan işler mutluluk getirmez. ‘
  • Önce doğruyu bilmek gerekir. Doğru bilinirse yanlış da bilinir ama önce yanlış bilinirse doğruya ulaşılamaz
  • Sevginin kurduğu devleti adalet devam ettirir.
  • Uzun konuşanı kısa dinlemek lazım.
  • Yalancı bilge, kalp akçe gibidir.

{ Add a Comment }

Aziz Sancar Kimdir – Hayatı – Eserleri

Aziz Sancar 1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Anne ve babası okuma yazma bilmiyordu. Ancak eğitime çok önem verdiklerinden oğullarını okula gönderdiler. Aziz Sancar önce memleketinde ilk ve orta öğrenimini tamamladı, ardından tıp eğitimi almak üzere İstanbul’a gitti. Yeniden Savur’a dönerek iki yıl boyunca doktor olarak görev yaptı. Daha sonra doktora çalışması yapmak üzere Amerika Birleşik Devletlert’ne gitti Doçentliğini yine bu ülkedeki Yale Üniversitesinde DNA onaramı üzerine yaptığı tezle aldı. Bunun yanı sıra hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat gibi alanlarda çalışmalar yürüttü. Başarılarla dolu bu meslek yaşantısına rağmen Aziz Sancar’ın ABD’deki ilk yıllan hayli zorlu geçmişti.

Kendisine çok güvenemiyor, laboratuvar çalışmalarında diğer öğrenciler kadar başarılı olamayacağını düşünüyordu. O da tek çarenin çok çalışmak olduğuna karar verdi. Üzerinde çalıştığı problemlerle ilgili basit deneyler hazırlayacak, konusunu en ince ayrıntılarına kadar öğrenecekti. Ama ilk başlarda işler pek de planladığı gibi gitmedi. Deneylerde istediği sonuçları bir türlü alamıyordu. Hatta bir arkadaşı onun bilimsel araştırmadan pek de anlamadığını, yeniden başarılı olduğu doktorluk mesleğine dönmesi gerektiğini söylemişti. Ama o yılmadı ve azimle çalışmalarına devam etti. 30 yıl süren gayretli çalışmalarının karşılığını da Nobel Kimya Odülü’nü 2015’te kazanarak aldı.

Vücudumuzdaki hücreler genetik yapımızın temel taşı olan DNA’nın kendini kopyalayarak çoğaltması sayesinde yenilenmektedir. Her şey yolunda gittiğinde, yani sağlıklı olduğumuzda yaşamımız boyunca biz farkında olmadan bu iş kendiliğinden sürüp gider. Ancak hücre çoğalması bazen kontrolden çıkar ve sonuçta her yıl tüm dünyada milyonlarca insanın hayatını kaybetmesine neden olan kanser hastalığı ortaya çıkar. İşte Aziz Sancar’ın hücrelerdeki DNA onanını ve genetik bilginin korunumuyla ilgili çalışmaları bu hastalığın önlenmesinde ve tedavisinde çığır açıcı bir niteliğe sahip.

Ama yine de Aziz Sancar daha çok çalışmak gerektiğini, henüz kansere çare bulunduğunu söylemek için erken olduğunu hatırlatıyor. Ülkemizin gençlerinin Nobel ödülü Kazanabilecekleri çok sayıda çalışma alanı olduğunu söylüyor.

{ 2 Comments }

Çelebi Sultan Mehmed Kimdir – Hayatı – Dönemi

Osmanlı Devletini Yeniden Kuran Padişah: Çelebi Sultan Mehmed, Yıldırım Beyazıd’ın oğlu olarak 1338 yılında doğmuştur. Babasının Ankara Savaşı’nda Timur’a yenilgisi sırasında 14 yaşında bulunuyordu. Savaşın kaybedilmek üzere olduğunu görünce, yakınlarıyla beraber Tokat yoluyla Amasya’ya çekildi. Yoluna çıkan eşkiyaları tepeleyerek Amasya, Tokat ve Bolu civarlarında hakimiyet kurdu. Başarılarında lalası Sofu Beyazıd’ın büyük katkıları olmuştur.

Çelebi Sultan Mehmed’in bundan sonraki hayatı da bitip tükenmez mücadeleler içinde geçti. Anadolu birliğini parçalayan ve Osmanlı Devleti’ni yıkılma tehlikesiyle baş başa bırakan Timur, geldiği topraklara dönünce Yıldırım Beyazıd’ın oğulları arasında saltanat mücadelesi başladı. Çelebi, Emir Süleyman ve Musa Çelebi’yi bertaraf ederek tek başına sultan oldu (1413).

Demek ki kardeşler arasında bu çetin mücadele on yıldan daha fazla sürmüştür. Çelebi Mehmed hakimiyeti ele geçirdikten sonra karışıklıkları önlemek, idareyi sağlam esaslara oturtmak, Timur fitnesinden doğan yarayı sarmak ve Anadolu’da yeniden türeyen beyliklerle mücadele etmek gibi çok önemli meselelerle uğraşmaya başladı. Bu sebeple, önce Bizans’la bir anlaşma yaptı. Rumeli’ndeki tehlikeleri önleyip Anadolu’ya geçti. Önce Aydınoğullarına gereken dersi verip Ege sahillerini yeniden ele geçirdi. Sonra Karamanoğlu üzerine yürüyerek onu bir anlaşmaya zorladı.

Daha sonra da Osmanlı tarihinin en büyük isyanlarından olan Şeyh Bedreddin isyanı ile uğraştı. Bu isyan hareketi biraz geç farkedildiğinden, ancak 1420 yılında, Şeyh Bedreddin’in idamıyla tamamen bastırılabildi. Bu arada Düzmece Mustafa olayı patlak verdi. Yıldırım Beyazıd’ın oğlu olduğunu ve saltanata Çelebi Mehmedd’en daha çok hak sahibi bulunduğunu iddia eden Düzmece Mustafa, Aydınoğlu Cüneyd Bey’in. Eflak ve Bizans’ın da yardımlarıyla kısa zamanda büyük bir güç kazandı. Ne var ki Çelebi Sultan Mehmed, yapılan bir “savaşta Düzmece Mustafa’yı mağlup ederek bu tehlikeyi önledi. Düzmece Mustafa ve Cüneyd Bey, Bizans’a sığındılar. İmparator da, Osmanlılarla iyi geçinme düşüncesiyle onları Limni Adası’nda göz hapsinde bulunduracağını bildirdi.

Uzun ve yorucu mücadelelerin bir parça kapandığını gören Çelebi Sultan Mehmed Bursa’ya çekildi. Burada kendi türbesinin ve camiinin yapımı ile uğ-raştı. Daha sonra Edirne’ye döndü. 1421 yılının Mayıs ayında nüzul sebebiyle hastalandı. Oğlu Murad’a haberciler gönderdi. Ölümünün bir müddet gizlenmesini vasiyet ederek vefat etti.

Gerçekten vezirler bu haberi kırk gün kadar gizlediler. Sultan Murad Bursa’ya gelerek padişah olduğunu ilan etti. Çelebi Sultan Mehmed’in cenazesi Bursa’ya nakledilip, çinilerle süslü muhteşem türbesine defnedildi. Bugün bile Yeşil Türbe adıyla bilinen ve Bursa şehrinin sembolü olan bu türbe Osmanlı sanatının en parlak örneklerindendir.

Tarihî kaynaklar, Çelebi Sultan Mehmed’in zeki, uyanık ve tedbirli bir insan olduğundan yılmak bilmeyen bir azimle, Timur’un param parça ettiği Osmanlı ülkesinde birlik ve beraberliği sağladığında ittifak etmektedirler. Bu sebeple kendisine: “Devleti yeniden kuran padişah” denilmektedir. Devrinde ilim ve sanat hayatı canlanmış, Edirne, Bursa ve diğer Osmanlı şehirlerinde camiler, medreseler, türbeler inşa edilmiştir. Çelebi Sultan Mehmed’in Murad, Mahmud, Yusuf, Mustafa ve Orhan isimli oğulları vardı. Bunlardan yaşı en büyük olan şehzade Murad, babasının vefatıyla, henüz 18 yaşında tahta çıkmıştır.

Çelebi Sultan Mehmed’in mücadelesi Osmanlı Tarihi’nde çok önemli bir yer tutmaktadır. O, Timur belâsıyla parça parça edilen Anadolu birliğini yeniden kurmuş, çökmek üzere bulunan devleti büyük bir iman ve azimle yeniden kurmuştur.

{ Add a Comment }

Babür Şah Kimdir – Hayatı ve Eserleri

Hindistan’da İslam-Türk Devletini Kuran Hükümdar: Babür Şah, Hindistan’da üç asırdan fazla devam eden İslam-Türk Devletinin kurucusu büyük bir hükümdardır. Son derece hareketli bir ömür sürmüş, bir imparatorluk kurmak için uğraşmış, birbirinden değerli eserler yazmıştır. 14 Şubat 1482 tarihinde Fergene’de doğmuştur. Babası Ömer Şeyh Mirza, annesi Kutlu Nigar Hatunudur. Soyu beş batın yukarıda Büyük Moğol İmparatoru Timur’la birleşir. Babür Şah babasının ani ölümüyle, daha küçük bir çocukken tahta geçmiş amcası ve dayısının bunu kabul etmemesi üzerine pek çok mücadele yapmış, bu arada Özbek Hükümdarı Şıbanî ile uğraşmak zorunda kalmıştır.

Bu tehlikeli ve çileli dönem sonunda Şıbaî’ye mağlup olarak yurdunu terketmiştir. Çevresindeki bir avuç askeri ile geçit vermez Hindukuş Dağlarını aşıp Afganistan’a gelmiş, kan dökmeden Kâbil’i ele geçirmiş ve hükümdarlığım, burada sürdürmeye başlamıştır. (1504) Bu arada Semerkand ve Buhara’yı ele geçirebilmek için çalışmış, hatta Safevî hükümdarı Şah İsmail’in yardımıyla 1511 yılında bu iki büyük şehri fethetmiştir. Ancak bu hakimiyet kısa sürmüş, 1514 de Kâbil’e dönmek zorunda kalmıştır.

1562 yılında Hindistan’a yönelen babür, Osmanlılardan gelen toplar sayesinde, buradaki hükümdar İbrahim Lûdi’nin muazzam ordusunu, 13.000 kişilik küçük bir orduyla bozguna uğratarak Dehli’yi ve Agra’yı ele geçirmiştir. 1527 de putperest Hintlileri’de yenerek Gazi ünvanını almış ve Hind-Türk Devletini kurmuştur. Babür bu hızlı ve hareketli hayatının sonlarına yaklaştığında kurduğu devlet; devrinin en büyük ve en güçlü devletlerinden biri halindeydi. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğunun da yükselme devrine rastlıyordu. Babür Şah’ın Hind hükümdarı İbrahim Ludî’yi mağlup ettiği yıl, Kanunî Sultan Süleyman Mohaç zaferini kazanmıştı.

Babür nihayet 26 Aralık 1530 tarihinde Lemne’de vefat etti. Nur Efşan denilen bahçeye defnedildi. Daha sonraları torunlarından Şah Cihan zamanında kemikleri Kâbil’e nakledilerek orada yaptırılan türbeye gömüldü. Yerine büyük oğlu Hümayun Şah hükümdar oldu. Kurduğu Hint-Türk devleti bilhassa torunu Ekber Şah zamanında en parlak dönemlerini yaşadı.

Babür Şah’ın Diğer Özellikleri ve Yönleri

Babür, büyük bir hükümdar olduğu gibi büyük bir şair ve edipti. Bugün dünyaca tanınan Babürmame isimli eserinde kendi hayatım bütün açıklığıyla ve tatlı bir üslupla yazmıştır. O’nun Babümame’den başka, Aruz Risalesi adlı bir kitabı, Hanefi fıkhıyle ilgili Mubeyyen isimli bir risalesi ve şiirlerinin toplandığı bir Divan’ı vardır.

Hanefî mezhebine bağlı dindar ve müslüman olan Babür Şah’ın çok zeki dirayetli, ve azimli bir insan olduğunda, şüphe yoktur. Tarihler O’nu “uzağı gören bir devlet adamı, tecrübeli ve azimli bir kumandan, kılıç kullanmakta, ok atmakta, ata binmekte olduğu kadar, insan ruhunu tanımakta, fertleri ve kitleleri idare etmekte de o kadar mahir biri” olarak tarif etmektedir. Gerçekten O, “En büyük tehlikeleri bile soğukkanlılıkla karşılayan bir devlet adamı idi. Nefsine ve talihine karşı sarsılmaz bir itimadı vardı. Her şeyin kaybolmuş gibi göründüğü en karanlık dakikalarda bile, Allah’ın yardımından ümit kesmezdi.”

Son derece mümtaz ve geniş bir kültürü vardı. Bahadırlık ve yiğitliğe bilgi ve terbiye ilâve etmişti. Harikulâde kılıç kullanırdı. Ok ve yay kullanmada üstüne yoktu. Hem uzunluk hem sürat bakımından inanılmayacak atlı seyahatler yapar, nehirleri yüzerek geçerdi. Bestekâr, hattat, din alimi, şair ve müellifti. Türkçeye olduğu kadar Farsçaya da vâkıf dır.

Babür’ün bedenî faaliyetleri kadar zihni faaliyetleri de harikûladeydi. Daima hareket halindeydi. Savaşmak, seyahat etmek, avlanmak, hayatını temin için dövüşmek, insanları ve kaynakları tanımak maksadıyla ülkeler dolaşmak, camiler, saraylar, kervansaraylar, su depoları ve su yolları yaptırmak kuyular kazmak bahçeleri tanzim etmek ve bu arada fırsat buldukça dünyayı fethetmek ve idare etmek. İşte Babür’ün çocukluğundan beri meşgul olduğu işler.

(Fernand Grenard’dan)

{ Add a Comment }

Barboros Hayrettin Paşa Kimdir – Kısaca Hayatı

Asıl adı Hızır’dır. 1467-1473 yılları arasında Midilli’de doğmuştur. Bir Osmanlı sipahisi olan Yakup Bey’in oğludur. İshak, Oruç ve İlyas Bey isimli üç kardeşi daha vardı. Küçük yaşlardan itibaren denizciliğe gönül vermiş, gençliğinde Midilli ve batı Trakya kıyılarında deniz ticareti ile uğraşmış, daha sonra kendisi gibi denizci olan abisi Oruç Reis’in yanında bulunmuştur. Oruç Reis, o tarihlerde adını bütün ’ Avrupa’nın bildiği ünlü bir korsandı.

Akdeniz kıyılarında üstün başarılar gösteriyor, girdiği deniz muharebelerinin hemen hepsinden galip çıkıyordu. Oruç Reis kardeşinin de yardımıyla Cezayir’i ele geçirmiş ve burada hükümdarlığını ilan etmiştir. Daha sonra Telemsan kalesi civarında yapılan bir savaşta İspanyol’lara karşı kahramanca çarpışarak şehit olmuştur. Abisinin ölümünden sonra donanmaların başına geçen Hızır Reis’in ünü ya-yılmaya başlamıştır. Avrupalıların Kırmızı Sakal manasına gelen Barbaros ismiyle andıkları Hızır Reis, kısa sürede bütün bir Akdeniz’de hakimiyet kurmaya başlamıştır. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in de desteğini alarak faaliyetlerini genişletmiş, Venedik, Ceneviz, Fransa ve İspanya kıyılarında üstün başarılar kazanmıştır.

1535 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkarak bağlılığını ve devlete hizmete devam edeceğini söyleyen Hızır Reis’e, padişah “Dinin hayırlısı” manasına gelen Hayreddin ismini vererek kendisini Kaptan-ı Deryalığa getirmiştir. Bu rütbe devletin en yüksek rütbelerinden biridir. Hızır Reis Kaptan-ı Derya olduktan sonra Osmanlı donanmalarıyla Akdeniz’i bir Türk gölü haline getirmeye başlamıştır. Devletin karada gösterdiği muazzam başarılar denizde de devam edince, Haçlılar büyük bir donanma hazırlayarak 1538 yılında Preveze önlerine geldiler. Donanmalarının başında şöhret düşkünü, yüreği gurur ve kibirle dolu Andrea Doria isimli bir amiral bulunuyordu. Hızır Reis, haçlıların yenilmez kabul ettikleri bu büyük donanmayı Preveze’de korkunç bir hezimete uğratarak Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazandı. Andreo Doria mahvolan gemilerini geride bırakarak gizlice kaçtı.

Bu zafer, Akdeniz’in tamamında Osmanlı hakimiyetini sağladı. Barbaros Hayreddin Paşa bundan sonra da durmadı. Devletin kendisine verdiği her görevden yüzünün akıyla çıktı. Denizdeki üstün başarının yanında karada da zaferler kazanıp Cezayir ve Tunus’u Osmanlı sınırlarına kattı. Hatıralarını uzun uzun yazdırarak da, dönemindeki olayların zamanımıza kadar ulaşmasını sağlayan büyük Türk amirali seksen yaşına girdiği sıralarda İstanbul’da vefat etmiş, Beşiktaş semtinde yaptırılan türbesine gömülmüştür.

“Böylece padişah Sultan Selim fermanı ile Cezayir-i Arap Beylerbeyi oldum. Bize Allah için muhabbet edenlerin muhabbeti, sadakati daha ziyade oldu. Memnun olup şükrettiler. Amma niyeti fasit olanların hasetlikleri ağaç kurdu gibi yüreklerini oyup, sonunda ölümlerine sebep oldu. Bir kişinin ki yardımcısı Allah ola, var kıyas eyle ki ol ne ola!.. Niyet saflığı gibi yoktur. Zira herşey niyete bağladır.” (Barbaros Hayreddin Paşa)

{ Add a Comment }

Cem Sultan Kimdir – Cem Sultan Olayı Nedir

Talihsiz Şehzade ismiyle Osmanlı tarihine geçen Cem Sultan, Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğludur. 23 Ocak 1459 tarihinde Edirne’de doğmuştur. Annesinin ismi Çiçek Hatundur. Cem Sultan, küçük yaşta tahsile başlamış, dokuz yaşma gelince de Kastamonu Sancak Beyliği’ne gönderilmiştir. Fatih’in çok sevdiği bu zeki ve çalışkan şehzade değerli hocalar elinde yetiştirilmiş. 1474 de ağabeyi Şehzade Mustafa’nın ölümüyle Karaman Eyaletinde görevlendirilmiştir. Bu süre içinde Arapça ve arscayı öğrenen Cem Sultan, idari ve askeri alanda da kendini yetiştirmiş, çevresinde çok sevilen bir insan olmuştur. Babası gibi ilim ve sanat adamlarına karşı saygı ve sevgi doludur. O’nun tarihe mal olan hazin macerası, Fatih Sultan Mehmed’in 1481 yılında, zehirlenerek şehid edilmesiyle başladı. Bütün bir İslam alemini yasa boğan bu acı haber kendisine geç ulaştı. Bu arada ağabeysi II. Beyazıd Osmanlı tahtına oturmuş bulunuyordu.

Cem Sultan bunu kabul etmek istemedi. Hemen Bursa’ya yürüyerek şehri ele geçirdi. Adına hutbe okutturup hükümdarlığını ilan etti. D. Beyazıd’a haberciler göndererek ülke yönetiminin ikiye bölünmesini teklif etti. Padişah bu çok tehlikeli isteği kabul etmedi. Ordusunu toplayarak Cem’in üzerine yürüdü. Bursa yakınlarındaki savaşta Cem Sultan mağlup oldu. Konya’ya kaçtı. Kendisini takip ettikleri için oradan ayrılıp Halep’e, Şam’a ve nihayet Kahire ye geldi. Burada Mısır sultanı tarafından büyük bir törenle karşılandı. Bir yıl kadar Mısır’da kaldı. 1482 de ailesi ile beraber hacca gitti. Döndükten sonra Karamanoğullarının da teşvikiyle yeniden faaliyete geçip padişahlık için mücadeleye girdi. Kuvvetli bir ordu topladı. İki kardeş yeniden savaştılar ve Cem yine mağlup oldu.

Çaresizlik, ve üzüntü içinde aynı yıl Rodos Şövalyelerine sığındı. Bir Osmanlı şehzadesini ellerinde bulunduran hain ve zalim şövalyeler O’nu büyük paralar karşılığında Fransa’ya gönderdiler. Cem burada yedi yıl kadar esir hayatı yaşadı. Hala sultan olabileceğini düşünüyordu. Ne var ki hıristiyanlar O’nu Osmanlı Devletine karşı bir koz olarak kullanmaya devam ettiler. Cem 1489 yılında Roma’ya getirilerek Papa’ya teslim edildi. Papa bu asil ve kahraman şehzadeyi hıristiyan yapmak için çok uğraştı. Ancak her türlü sıkıntı ve ıstıraba rağmen Cem Sultan bu çirkin teklifleri şiddetle reddetti. “Kardinallik ve papalık değil Cem dünyanın saltanatını verseniz bile ben dinimden dönmezem” diye haykırdı.

1494 yılında Fransızlar Roma’yı işgal ederek Cem’i tekrar memleketlerine götürmek istediler. Ne var ki papa bir takım maddî imkanlar temini düşüncesiyle şehzadeye tesiri geç farkedilen kuvvetli bir zehir içirmeye muvaffak oldu. Cem Fransa’ya giderken yolda rahatsızlandı. Napoli’de bir saraya yerleştirildi. Yüzü gözü şişmeye ve morarmaya başladı. Zehirlendiğini anlayınca yakınlarına vasiyette bulundu. “Ağabeyim Sultan Beyazıd benim cesedimi bu kafir ellerinde komasın. Beni anavatanıma defnetsin” dedi ve öldü. (1494) Tahlihsiz Şehzadenin bu hazin macerası henüz otuzbeş yaşlarında iken böylece son buldu. Padişah II. Beyazıd Onun ölüm haberini alınca çok üzüldü. Ne yapıp edip kardeşinin vasiyetini yerine getirmek istedi. Büyük miktarda paralar sarfederek ancak 1499 yılında cenazeyi Bursa’ya getirtip, Muradiye’deki türbesine defnettirdi.

Cem’in, Sultanlık hırsıyla giriştiği bu macera böylece sonuçlanmış oldu. O, aslında çok iyi yetiştirilmiş sanatkar ruhlu bir insandı. Şiir sanatına karşı büyük bir sevgisi vardı. Farsça ve Türkçe olmak üzere iki divanı vardır. Bilhassa gazellerinde coşkun bir lirizm hakimdir.

{ 1 Comment }

hemşire seks - gay seks
sakarya escort bayan sakarya escort bayan sakarya escort bayan maltepe escort sakarya escort bayan sakarya escort bayan escort istanbul istanbul escort beylikduzu escort etiler escort anadoluyakasi escort kadikoy escort istanbul eskort eskort atakoy escort escort beylikduzu istanbul escort