Orta Asya Türk Devletlerinde Kültür ve Uygarlık: Türkler, Orta Asya’nın coğrafi şartlarının bir zorunluluğu olarak, temel geçimlerini hayvancılıkla sağlamışlardır. Kuraklık, nehirlerin derin yataklardan akması ve sulamada yararlanılamaması tarımı zorlaştırmıştır. Bununla beraber elverişli yerlerde tarım da yapılmıştır. Hayvancılıkla uğraşan Türkler, buna bağlı olarak göçebe bir yaşantı sürdürmüşlerdir. Otlakların yeşermesi takibine dayanan bu göçebe hayatta yazlık, kışlık şeklinde yarı göçebe bir yaşayış söz konusudur. Orta Asya’da bu yaşayış şekline uygun olarak “Göçebe Kültür” görülmektedir. Bu etki, sanattan hukuka kadar değişik alanlarda kendini gösterir. Çünkü göçebe yaşantının zorlukları ve aynı zamanda getirileri olmuştur. Göçebe yaşantı şehirleşmeyi, kalıcı mimari eserlerin yapılmasını geciktirmiştir. Türklerin sanat eserleri taşınabilir malzemeler üzerine yoğunlaşmıştır.

Türklerde, hükümdarın tanrı tarafından görevlendirildiği inancı vardı. Bu nedenle, hükümdar ailesi “Hanedan” kutsal sayılır ve ülke hanedanının ortak malı kabul edilirdi. Bu anlayışa “Veraset Sistemi” denir. (Bu durum ise, sık sık taht kavgaları yaşanmasına, Türk devletlerinin kısa sürede parçalanmasına neden olmuştur.) Han, Hakan, Kağan gibi ünvanlar verilen hükümdarlar yönetimde mutlak yetkili olmasına rağmen, yine de “Töre” denilen, örflerin dışına çıkamazdı. Bu da hükümdarın yetkilerinin sınırlı olduğu anlamına gelir. Ayrıca “Kurultay” adı verilen bir mecliste, önemli devlet işleri görüşülüp, karara varılırdı. Kurultaya, boy beyleri, komutanlar ve halk arasından bilge kişiler katılırdı. Hükümdar, kurultayın kararlarına saygı gösterirdi. Ancak, kurultayın aldığı kararlar hakanı bağlamazdı. Bu durum kurultayın bir danışma organı olduğunu gösterir.

Hükümdarın “Hatun” denilen eşinin de, görüşlerine değer verilirdi. Kadının, toplumda büyük saygınlığı vardı. Ülke, yönetimde kolaylık açısından çoğu kez Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılır ve buralara hükümdar ailesinden kişiler (Yabgu) yönetici olarak gönderilirdi. Yabgular bulundukları bölgede bağımsız bir hükümdar gibi davranırlar, sadece dış işlerde büyük kağana bağlı kalırlardı. (Türk devletlerinin parçalanmasında etkili olan bir uygulamadır.)

  • Türklerde orduya büyük önem verilirdi. Savaş, Türkler için adeta bir sanattı. Küçük yaştan itibaren askerlik eğitimi başlar ve bireyler mükemmel bir binici, okçu olarak yetişirlerdi. Bir meslek olarak askerlik olmayıp, her Türk ferdi ordunun elemanıydı. Ok-yay, kılıç, mızrak, gürz kullanılan savaş araçlarıydı. Türklerde ordu millet anlayışı benimsenmiştir. At, Türklerin hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Günlerce at üzerinde gidebilirler, at üzerinde yiyip, içip, uyuyabilirlerdi. Savaşlarda attan çok yargılanırlar ve onu çok iyi kullanırlardı.
  • Türklerde, yöneticiler ile halk iç içe olup, aralarında sınıflaşma yoktu. Sosyal sınıflaşma ve kölecilik anlayışı Türklerde görülmemiştir. Bunun nedeni göçebe yaşam tarzı ve ülke topraklarının devletin malı sayılmasıdır. Aile yapısına önem verilir, aileler boylan, boylar ulusu (Budun) oluştururdu.
  • Türkler demir işçiliğinde ve sanatında ileri idiler. Savaş aletlerini kendileri yaparlardı. Çadır sanatı, süslemecilik, at biniş takımları, deri giysi, dokumacılık alanında gelişme göstermişlerdir. Göçebe kültürün bir sonucu olarak Türk sanatında hayvan figürlerinin fazlalığı dikkat çekicidir. (Hayvan Üslubu)
  • Uygurlarda Mani dininin etkisiyle heykel yapımı da görülmüştür. Törelere çok önem verilir ve uyulurdu. Töreler aynı zamanda yazısız hukuk kurallarını da oluşturuyordu. En ağır suçlar devlete ihanet, cinayet ve ataya karşı gelme idi. Suçlular yargılanmadan cezalandırmaz, önemli suçlar, hükümdarın başkanlığında toplanan bir yüksek mahkemede karara bağlanırdı. Yargılama işlerine bakan “Yargucu” denilen hakimler vardı.
  • Göçebe hayatın etkisiyle yazılı edebiyat pek fazla gelişmemişse de, Göktürklerin “Orhun Kitabeleri” ve Uygurların eserleri bu açığı kapatmada yeterlidir. Özellikle Uygurlar, matbaayı da kullanarak pek çok eserler yazmışlardır. Uygurlar, yazı ve kültür açısından Moğolları etkilemişler, Moğol devletinde tiplik, danışmanlık gibi görevlerde bulunmuşlardır. Göktürk alfabesi 38 harfli iken, Uygur 14-18 harften oluşmaktadır. Sözlü Türk edebiyatının en güzel eserleri destanlarıdır. Hunların “Oğuz Destanı”, Göktürklerin “Ergenekon” ve “Bozkurt” destanları, Uygurlann “Türeyiş” ve “Göç” destanları, Kırgızların “Manas Destanı” ünlüdür. Ayrıca “Dede Korkut Hikâyeleri” Türk edebiyatının günümüze kadar ulaşan ürünleridir.
  • Orta Asya’da Türklerin milli dini “Gök Tanrı Dini” idi. Tek tanrı inancına dayalı bu dinde, ahlaki değerler ön planda tutulmaktadır. Tanrının gökte oturduğuna, her şeyi gördüğüne, iyiliklerden dolayı ödüllendirip, kötülüklerden dolayı cezalandıracağına (İslam’daki Cennet- Cehennem kavramı gibi) inanılırdı. Hayatın ölümden sonra da devam ettiğine (Ahiret inancı) inanıldığından, ölüler törenle ve değerli eşyalarıyla birlikte gömülürlerdi. “Yuğ” adı verilen cenaze törenleri yapılır, mezarların başına “Balbal” denilen taşlar dikilirdi.