Etiket: osmanlı

Barboros Hayrettin Paşa Kimdir – Kısaca Hayatı

Asıl adı Hızır’dır. 1467-1473 yılları arasında Midilli’de doğmuştur. Bir Osmanlı sipahisi olan Yakup Bey’in oğludur. İshak, Oruç ve İlyas Bey isimli üç kardeşi daha vardı. Küçük yaşlardan itibaren denizciliğe gönül vermiş, gençliğinde Midilli ve batı Trakya kıyılarında deniz ticareti ile uğraşmış, daha sonra kendisi gibi denizci olan abisi Oruç Reis’in yanında bulunmuştur. Oruç Reis, o tarihlerde adını bütün ’ Avrupa’nın bildiği ünlü bir korsandı.

Akdeniz kıyılarında üstün başarılar gösteriyor, girdiği deniz muharebelerinin hemen hepsinden galip çıkıyordu. Oruç Reis kardeşinin de yardımıyla Cezayir’i ele geçirmiş ve burada hükümdarlığını ilan etmiştir. Daha sonra Telemsan kalesi civarında yapılan bir savaşta İspanyol’lara karşı kahramanca çarpışarak şehit olmuştur. Abisinin ölümünden sonra donanmaların başına geçen Hızır Reis’in ünü ya-yılmaya başlamıştır. Avrupalıların Kırmızı Sakal manasına gelen Barbaros ismiyle andıkları Hızır Reis, kısa sürede bütün bir Akdeniz’de hakimiyet kurmaya başlamıştır. Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim’in de desteğini alarak faaliyetlerini genişletmiş, Venedik, Ceneviz, Fransa ve İspanya kıyılarında üstün başarılar kazanmıştır.

1535 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkarak bağlılığını ve devlete hizmete devam edeceğini söyleyen Hızır Reis’e, padişah “Dinin hayırlısı” manasına gelen Hayreddin ismini vererek kendisini Kaptan-ı Deryalığa getirmiştir. Bu rütbe devletin en yüksek rütbelerinden biridir. Hızır Reis Kaptan-ı Derya olduktan sonra Osmanlı donanmalarıyla Akdeniz’i bir Türk gölü haline getirmeye başlamıştır. Devletin karada gösterdiği muazzam başarılar denizde de devam edince, Haçlılar büyük bir donanma hazırlayarak 1538 yılında Preveze önlerine geldiler. Donanmalarının başında şöhret düşkünü, yüreği gurur ve kibirle dolu Andrea Doria isimli bir amiral bulunuyordu. Hızır Reis, haçlıların yenilmez kabul ettikleri bu büyük donanmayı Preveze’de korkunç bir hezimete uğratarak Türk denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazandı. Andreo Doria mahvolan gemilerini geride bırakarak gizlice kaçtı.

Bu zafer, Akdeniz’in tamamında Osmanlı hakimiyetini sağladı. Barbaros Hayreddin Paşa bundan sonra da durmadı. Devletin kendisine verdiği her görevden yüzünün akıyla çıktı. Denizdeki üstün başarının yanında karada da zaferler kazanıp Cezayir ve Tunus’u Osmanlı sınırlarına kattı. Hatıralarını uzun uzun yazdırarak da, dönemindeki olayların zamanımıza kadar ulaşmasını sağlayan büyük Türk amirali seksen yaşına girdiği sıralarda İstanbul’da vefat etmiş, Beşiktaş semtinde yaptırılan türbesine gömülmüştür.

“Böylece padişah Sultan Selim fermanı ile Cezayir-i Arap Beylerbeyi oldum. Bize Allah için muhabbet edenlerin muhabbeti, sadakati daha ziyade oldu. Memnun olup şükrettiler. Amma niyeti fasit olanların hasetlikleri ağaç kurdu gibi yüreklerini oyup, sonunda ölümlerine sebep oldu. Bir kişinin ki yardımcısı Allah ola, var kıyas eyle ki ol ne ola!.. Niyet saflığı gibi yoktur. Zira herşey niyete bağladır.” (Barbaros Hayreddin Paşa)

{ Add a Comment }

Cem Sultan Kimdir – Cem Sultan Olayı Nedir

Talihsiz Şehzade ismiyle Osmanlı tarihine geçen Cem Sultan, Fatih Sultan Mehmed’in küçük oğludur. 23 Ocak 1459 tarihinde Edirne’de doğmuştur. Annesinin ismi Çiçek Hatundur. Cem Sultan, küçük yaşta tahsile başlamış, dokuz yaşma gelince de Kastamonu Sancak Beyliği’ne gönderilmiştir. Fatih’in çok sevdiği bu zeki ve çalışkan şehzade değerli hocalar elinde yetiştirilmiş. 1474 de ağabeyi Şehzade Mustafa’nın ölümüyle Karaman Eyaletinde görevlendirilmiştir. Bu süre içinde Arapça ve arscayı öğrenen Cem Sultan, idari ve askeri alanda da kendini yetiştirmiş, çevresinde çok sevilen bir insan olmuştur. Babası gibi ilim ve sanat adamlarına karşı saygı ve sevgi doludur. O’nun tarihe mal olan hazin macerası, Fatih Sultan Mehmed’in 1481 yılında, zehirlenerek şehid edilmesiyle başladı. Bütün bir İslam alemini yasa boğan bu acı haber kendisine geç ulaştı. Bu arada ağabeysi II. Beyazıd Osmanlı tahtına oturmuş bulunuyordu.

Cem Sultan bunu kabul etmek istemedi. Hemen Bursa’ya yürüyerek şehri ele geçirdi. Adına hutbe okutturup hükümdarlığını ilan etti. D. Beyazıd’a haberciler göndererek ülke yönetiminin ikiye bölünmesini teklif etti. Padişah bu çok tehlikeli isteği kabul etmedi. Ordusunu toplayarak Cem’in üzerine yürüdü. Bursa yakınlarındaki savaşta Cem Sultan mağlup oldu. Konya’ya kaçtı. Kendisini takip ettikleri için oradan ayrılıp Halep’e, Şam’a ve nihayet Kahire ye geldi. Burada Mısır sultanı tarafından büyük bir törenle karşılandı. Bir yıl kadar Mısır’da kaldı. 1482 de ailesi ile beraber hacca gitti. Döndükten sonra Karamanoğullarının da teşvikiyle yeniden faaliyete geçip padişahlık için mücadeleye girdi. Kuvvetli bir ordu topladı. İki kardeş yeniden savaştılar ve Cem yine mağlup oldu.

Çaresizlik, ve üzüntü içinde aynı yıl Rodos Şövalyelerine sığındı. Bir Osmanlı şehzadesini ellerinde bulunduran hain ve zalim şövalyeler O’nu büyük paralar karşılığında Fransa’ya gönderdiler. Cem burada yedi yıl kadar esir hayatı yaşadı. Hala sultan olabileceğini düşünüyordu. Ne var ki hıristiyanlar O’nu Osmanlı Devletine karşı bir koz olarak kullanmaya devam ettiler. Cem 1489 yılında Roma’ya getirilerek Papa’ya teslim edildi. Papa bu asil ve kahraman şehzadeyi hıristiyan yapmak için çok uğraştı. Ancak her türlü sıkıntı ve ıstıraba rağmen Cem Sultan bu çirkin teklifleri şiddetle reddetti. “Kardinallik ve papalık değil Cem dünyanın saltanatını verseniz bile ben dinimden dönmezem” diye haykırdı.

1494 yılında Fransızlar Roma’yı işgal ederek Cem’i tekrar memleketlerine götürmek istediler. Ne var ki papa bir takım maddî imkanlar temini düşüncesiyle şehzadeye tesiri geç farkedilen kuvvetli bir zehir içirmeye muvaffak oldu. Cem Fransa’ya giderken yolda rahatsızlandı. Napoli’de bir saraya yerleştirildi. Yüzü gözü şişmeye ve morarmaya başladı. Zehirlendiğini anlayınca yakınlarına vasiyette bulundu. “Ağabeyim Sultan Beyazıd benim cesedimi bu kafir ellerinde komasın. Beni anavatanıma defnetsin” dedi ve öldü. (1494) Tahlihsiz Şehzadenin bu hazin macerası henüz otuzbeş yaşlarında iken böylece son buldu. Padişah II. Beyazıd Onun ölüm haberini alınca çok üzüldü. Ne yapıp edip kardeşinin vasiyetini yerine getirmek istedi. Büyük miktarda paralar sarfederek ancak 1499 yılında cenazeyi Bursa’ya getirtip, Muradiye’deki türbesine defnettirdi.

Cem’in, Sultanlık hırsıyla giriştiği bu macera böylece sonuçlanmış oldu. O, aslında çok iyi yetiştirilmiş sanatkar ruhlu bir insandı. Şiir sanatına karşı büyük bir sevgisi vardı. Farsça ve Türkçe olmak üzere iki divanı vardır. Bilhassa gazellerinde coşkun bir lirizm hakimdir.

{ 1 Comment }

Osmanlı Beyliğinin Kısa Sürede Güçlenmesinin Nedenleri

– Merkezi Otoritenin Güçlü Tutulması: Osmanlı Devleti egemenlik anlayışı noktasında kendisinden önceki Türk devletlerinden farklı olarak merkezi yönetimin güçlü tutulmasına özen göstermiştir.

– Anadolu’da Siyasi Birliğin Bulunmaması: Kösedağ Savaşı ve Moğol istilası Anadolu’da siyasi birliği parçalamış, çok sayıda bağımsız beylik ortaya çıkmıştır. Bu beylikler arasında siyasi egemenlik mücadelesi yaşanmış, Osmanlı Beyliği’nin bir süre Anadolu’daki diğer beyliklerle çatışmaya girmediği ve iyi geçinmeye çalıştığı gözlenmiştir.

– Bizans’ın Güçsüz Durumda Olması: Bizans Devleti, Türkler karşısında sürekli geri çekilmiştir. İç mücadeleler Bizans’ta merkezi otoriteyi sarsmış, tekfur denen valiler merkezden gelen emirleri dikkate almamaya ve kendi başlarına hareket etmeye başlamışlardır. Ekonomik açıdan giderek daha zor duruma düşen Bizans’ın askeri gücü de devletin Balkan ve Anadolu sınırlarını korumakta yetersizdi.

– Balkanlarda Güçlü Devlet Bulunmaması: XIV. yüzyıl itibariyle Balkan topraklarında güçlü bir devlet yoktu. Bölgede bulunan Bulgar, Sırp ve Macar Prenslikleri, genellikle birlikte hareket etmelerine rağmen Balkanlardaki Osmanlı fetihlerini engelleyememiştir.

– Coğrafi Konum: Osmanoğullarının yerleştiği Söğüt ve Domaniç bölgesi Bizans sınırında yer almaktadır. Bu konum Osmanlıları savaşa hazır askeri kuvvetler bulundurmaya yöneltmiş, yine bu sayede Osmanlılar Bizans yönünde yayılma imkanı bulmuştur.

– Cihan Egemenliği Anlayışı: Türk devletlerinde İslam öncesi dönemde görülen dünyaya egemen olmak düşüncesi İslam’ın benimsenmesinden sonra da sürmüştür.

– İskan Politikası izlenmesi: Osmanlılar Balkanlarda fethedilen topraklara Türk yerleştirme yoluna giderek bu bölgelerde kalıcı olmayı amaçlamıştır.

– Yetenekli Yöneticilere Sahip Olunması: Kuruluş Dönemi Osmanlı padişahları ve devlet adamları son derece iyi yetiştirilmiş ve yönetim tecrübesine sahip kişilerdi.

{ Add a Comment }

Osmanlı Devleti Kültür ve Uygarlığı Ders Notları

Osmanlı Kültür ve Uygarlığı Konu Anlatımı:

DEVLET YÖNETİMİ: Osmanlı Devleti, diğer Türk devletlerinin aksine “Merkeziyetçi” yönetim anlayışına büyük önem vermiştir. Daha önceki devletlerin kısa sürede yıkılmasında rol oynayan federatif uygulama terk edilmiştir.

  • Yönetimde son söz padişaha ait olmasına rağmen, örf ve adetlere, din hükümlerine, divan kararlarına genelde uyulmuştur.
  • Osmanlı Devleti hükümdarları; Padişah, Han, Hakan, Sultan, Hüdavendigar, Halife unvanlarını kullanmışlardır.
  • Padişahlık; Fatih’e kadar bir hüküm olmamasına rağmen babadan oğula geçerken, Fatih Kanunnamesi ile bu uygulama kanun hükmüne bağlanmış ve sadece hükümdar çocuklarının padişah olabilecekleri kuralı getirilmiştir.
  • Bu uygulama I. Ahmet zamanına kadar sürmüş, bu dönemde çıkarılan “Ekber-i Erşed Kanunu” ile hanedanın en yaşlısının padişah olması uygulaması başlatılmıştır.
  • Hükümdar çocukları, devlet yönetiminde tecrübe kazanmaları amacıyla, başlarında Lala adı verilen bir devlet adamı (Vezir) olduğu halde, sancaklara (Vilayetlere) vali (Sancakbeyi) olarak gönderilmiştir. (Bu uygulama Selçuklularda da görülür. Onlarda Lala yerine Atabey denilen devlet adamları görevlendirilirdi.)
  • Şehzadelerin sancaklara gönderilmesine I. Ahmet döneminde son verilmiş, şehzadeler sarayda yetiştirilmiştir. Bu uygulamaya “Kafes Hayatı” denilmiştir.
  • Ahmet zamanında yapılan bu uygulamalar, yeteneksiz, vasıfsız ve hatta bazen akli dengesi bozuk kişilerin padişah olabilmelerine olanak sağlamış, şehzadelerin sancaklara gönderilmemesi ise, devletin başına geçecek kişinin yeterli deneyimi kazanmadan padişah olmasına neden olmuştur.

DİVAN: Temeli, Orta Asya Türk devletlerinde görülen kurultaya dayanan Divan Örgütü; devlet işlerinin önemli davaların görüşülüp, karara bağlandığı bugünkü Bakanlar Kurulu’na (Hükümet) benzeyen bir kurumdu. Divan’da halkın şikayetleri de dinlenirdi. Halk arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın, din, ırk gözetilmeden herkes tarafından Divan’a başvuru yapılabilirdi. Divan’a Fatih’e kadar padişahlar başkanlık ederken, Fatih’ten itibaren sadrazamlar başkanlık etmeye başlamıştır. Divan görüşmelerini padişahlar ayrı bir bölmeden izlerler ve gerektiğinde müdahale ederlerdi. Divanda alınan kararlar padişahın onayına sunulurdu

– Divan üyeleri; Sadrazam (Vezir-i Azam): Padişahın Divanda vekili olan Sadrazam, devlet yönetiminden sorumlu idi. (Şimdiki başbakan gibi)

– Vezirler: Osmanlı Devleti’nin genişlemesine paralel olarak vezir sayısı da artmıştır. Vezir olabilmek için devletin değişik kademelerinde yetişmek gerekirdi. (Sancakbeyliği, Beylerbeyliği gibi) Her vezirin sorumlu olduğu bir alan vardı. (Bugünkü Bakanlar gibi)

– Kazasker: Hukuki işlerden sorumlu olan kazasker, mahkemelere kadı atamalarını yapar, büyük davalara bakar, Divanda Şeyhülislam’ı temsil ederdi. Anadolu ve Rumeli Kazasker’i olmak üzere iki Kazasker bulunur. Divana Rumeli Kazaskeri katılırdı.

– Defterdar: Mali işlerden sorumlu olan Divan üyesidir. Günümüzün Maliye Bakanı’na benzeyen defterdar, Anadolu ve Rumeli defterdarı olmak üzere iki tanedir. Divan toplantılarına baş defterdar olarak Rumeli defterdarı katılırdı. Osmanlı Devleti’nde protokolde, Rumeli’de görev yapan devlet memurları önde gelirdi. Bunun da nedeni, Rumeli’nin yeni bir yurt olarak Türkleşmesine önem verilmesi ve Avrupa’ya doğru fetihler yapıldığı için, en önemli gelişmelerin bu bölgede gerçekleşmesi idi.

– Nişancı: Padişah fermanlarının, divan kararlarının üst tarafına padişahın tuğrasını yazan, dirlik defterlerini tutan, has, zeamet, tımar dağıtımlarını yapan görevlidir.

– Reis’ül Küttap: önceleri Nişancıya bağlı olarak çalışan ve doğrudan divan üyesi olmayan Reis’ül Küttap, devlet işlerinin artması üzerine önem kazanmış ve divan üyesi olmuştur. Reis’ül Küttap, divandaki katiplerin ve yazı işleri memurlarının başıdır.

– Kaptan-ı Derya: Donanma komutanı olan Kaptan-ı Derya’lar divana Yükselme döneminde, vezir rütbesini aldıktan sonra katılmaya başlamışlardır.

– Şeyhülislam: Divanın tabii üyesi değillerdi. Müftü de denilen Şeyhülislamlar gereğinde divana katılabilirlerdi. Divan kararlarına din hükümlerine uygunluğu açısından onay verirlerdi.

– Yeniçeri Ağası: Yeniçerilerin başı olan Yeniçeri Ağası, devlet merkezinin güvenliğinden sorumluydu. Fatih, Topkapı Sarayı’nı yaptırırken, bütün devlet memurluklarını bir arada toplamak ve hükümet merkezi olarak kullanmayı amaçlamıştır.

MEMLEKET YÖNETİMİ EYALET: En büyük idari birim olan eyalet sayısı, devlet sınırları genişledikçe artmıştır. Kuruluş döneminde Anadolu ve Rumeli olmak üzere iki olan eyalet sayısı, Kanuni zamanında otuza çıkmıştır. Başında yönetici olarak beylerbeylerinin bulunduğu ve sancaklardan oluşan eyaletler, özelliklerine göre üç bölüme ayrılırdı.

– Haslı (saliyanesiz) Eyaletler: Genelde Türk yer-leşim merkezlerinin bulunduğu bu eyaletlerde tımar sistemi uygulanır, topraklar, has, zeamet, tımar olarak ayrılır ve karşılığında devlete asker beslenirdi. Anadolu ve Rumeli bu eyaletlere örnektir.

– Saliyaneli (Yıllık vergili) Eyaletler: Bu eyaletlerden elde edilen gelirin bir kısmı orada görev yapan devlet memurlarına ödenir, kalan kısmı ise merkeze gönderilirdi. Buraların belirlenmiş bir vergileri vardı. Bu tip eyaletler arasında Mısır, Bağdat, Cezayir, Tunus gibi eyaletler bulunmaktadır.

– İmtiyazlı (Ayrıcalıklı) Eyaletler: özel yönetim statüsü tanınan (ele geçirilen ülkelerin yöneticilerinin aynen bırakıldığı) bu eyaletler, belirlenen vergilerini merkeze gönderirler, savaş ve seferlerde kuvvetleriyle Osmanlı ordusuna katılırlardı. Kırım Hanlığı, Erdel Beyliği, Boğdan Prensliği, Mekke Emirliği örnektir.

Beylerbeyi, bulunduğu yerde devleti temsil eder, işlerin yürütülmesinden vergilerin toplanmasından, güvenliğin sağlanmasından sorumlu olurlardı. Beylerbeyinin de, halkın şikâyetlerinin dinlenildiği, görüşlerinin alındığı, eyalet işlerinin görüşüldüğü birer küçük divanları vardı. Beylerbeyinin yönetiminden hoşnut olmayan halk, merkeze şikâyette bulunabilirdi.

Sancak: Günümüzde iller statüsünde olan sancaklar, sancakbeyleri (Valiler) tarafından idare edilirler ve kazalardan (ilçeler) oluşurlardı. Eyalet merkezi olan sancakta beylerbeyi otururdu. Sancakbeyleri doğrudan merkez tarafından atanırlar ve beylerbeylerine bağlı olurlardı. Kütahya, Amasya, Trabzon, Bursa gibi sancaklara sancakbeyi olarak genelde şehzadeler (Lalaları ile birlikte) gönderilirlerdi. O yüzden buralara Şehzade Sancağı denilirdi.

Kaza: Bugünkü ilçe statüsünde olan kazalar, yine merkezden atanan kadılar tarafından idare edilirler, güvenliklerini subaşılar sağlarlardı. Köyler ise kazaların alt birimleri idi. Böylece, Osmanlı Devleti’nin büyük önem verdiği merkeziyetçi yönetim anlayışı köylere kadar uzanmıştır.

TOPRAK YÖNETİMİ: Osmanlı Devleti’nde toprak Miri ve Mülk olmak üzere önce iki ana bölüme ayrılırdı.

– Miri Arazi: Mülkiyeti devlete ait olup, işletmesi başkaları tarafından yapılan ve gelirleri karşılığında devlete vergi ödenen topraklardır. Bunlar;

– Öşrü Arazi: Müslümanların işlettiği ve öşür vergisinin alındığı araziler.

– Haracı Arazi: Müslüman olmayan vatandaşların kullandıkları ve haraç vergisinin alındığı araziler.

– Vakıf Arazi: Gelirleri vakıflara ait olan araziler

– Paşmaklık Arazi: Gelirleri padişahın annesi ya da kız kardeşlerine ait araziler

– Yurtluk Arazi: Sınırlarda bulunanlara verilen araziler

– Ocaklık Arazi: Kale muhafızlarına ve tersane görevlilerine verilen araziler

– Dirlik Arazi: Tımar arazileri olmak üzere sınıflara ayrılırdı.

DİRLİK (TIMAR) ARAZİLERİ: Osmanlı toprak sistemi içerisinde en yaygın olan arazilerdir. Bu araziler Haslı eyaletlerde bulunur ve gelirlerine göre ayrılırlardı.

  • – Yıllık geliri yüz bin akçeden fazla olanlarına Has, yirmi bin ile yüz bin akçe arasında olanları Zeamet, yirmi bin akçeye kadar olanlara ise Tımar denilirdi.
  • Haslar, padişah, sadrazam, vezir, beylerbeyi, sancakbeyi gibi yüksek rütbeli devlet adamlarına,
  • Zeamet, kadılara ve subaşılara,
  • Tımarlar ise, savaşlarda bulunmuş gazi askerlere ya da devlete hizmeti geçmiş kişilere verilirdi.
  • Tımar sahipleri, gelirleri karşılığında devlete vergi ödemezler, belirlenmiş sayıda atlı asker beslerlerdi. Bunlara tımarlı sipahiler denilirdi.
  • Tımar sistemi, Anadolu Selçuklularında uygulanan Ikta sisteminin geliştirilmesi sonucu oluşmuştur.

Osmanlı Devleti tımar sistemi sayesinde;

  • Toprakların en iyi şekilde işletilmesini sağlamış, verimi arttırmış, devletin harcamaları içerisinde önemli bir yer tutan ordunun masraflarının büyük bir kısmından kurtulmuş, iç güvenliği sağlamıştır.
  • Ülkenin kontrolünü elinde tutmuştur.
  • Tımar sahipleri, hem devlete asker beslemişler, hem bulundukları yerin güvenliğini sağlamışlar, ayrıca toprakların ekilmesini, devletin vergilerinin toplanmasını, savaş zamanlarında bulundukları bölgeden asker toplanmasını sağlamışlardır.
  • Devlet tımar topraklarını mülkiyet olarak vermemiş, ancak iyi değerlendirilip, işletildiği sürece kullananda bırakmış, tımar sahibi öldüğünde tımar, uygun görülürse çocuklarına devredilmiştir.
  • Ancak, tımar sistemi sonraki dönemlerde bozulmuş ve ülke ekonomisi bundan büyük zarar görmüştür.
  • Osmanlı Devleti, toprakların işletilmesinde devamlılığı sağlamak için, çeşitli uygulamalara başvurmuştur.

Bunlardan biri, üç yıl ekilmeyen toprağın işletenin elinden alınıp bir başkasına verilmesi, bir diğer ise, çiftbozan adı altında ek vergi konulmasıdır.

MÜLK ARAZİ: Osmanlı Devleti’nde ilk dönemlerde fazla yaygın olmayan, özellikle XVIII. yüzyıldan sonra artan, mülkiyeti kişilere ait arazilerdir. Mülk arazi sahipleri, devlete bu topraklardan elde ettikleri ürünlerin karşılığında vergi öderlerdi. Bu vergiler, Müslüman olanlar ve olmayanlara göre değiştiği gibi, ürünün cinsine, o yılki verime göre de değişirdi. Osmanlı Devleti’nde arazi kayıtlarının tutulduğu ve ‘Tahrir” adı verilen defterler vardı. Her otuz yılda yeniden düzenlenen bu kayıtlarda; ürünlerin cinsleri, toprakların durumu, yıllık verimleri, vergi miktarları ve topraklarda oturanlar belirtildiği için, Osmanlı Devleti’nde, halkın gelir düzeyi, sosyal yaşantısı ve nüfus hakkında bilgi sahibi olunurdu.

MALİYE:  Osmanlı Devleti’nde maliye örgütünün başında defterdar bulunurdu, topraklar genişledikçe defterdar sayısı artmış, yeni defterdarlıklar kurulmuştur. Osmanlı Hazine örgütü,

– Dış Hazine (Hazine-i Amire): Devletin harcamalarının karşılandığı asıl hazine

– İç Hazine: Savaş ve seferlerin masraflarının karşılandığı bir nevi yedek hazine

– Padişah Hâzinesi (Ceb-i Hümayun): Padişahın kendi şahsına ait olan ve kişisel harcamaların karşılandığı hazine olmak üzere üç bölümden oluşmuştur.

OSMANLI DEVLETİ’NİN GELİRLERİ:

– Toprak gelirleri: Topraklan kullananlardan alınan öşür (Müslüman olanlardan) ve Haraç (Müslüman olmayanlardan alınan) vergileri

– Cizye vergisi: Müslüman olmayan vatandaşların askerlik görevi yapmamaları karşılığı ödediği vergi

  • Gümrük gelirleri
  • Tuzla, maden ve orman gelirleri
  • Savaşlarda elde edilen ganimetlerden devlet hazinesi için ayrılan beşte bir pay
  • Saliyaneli eyaletlerin vergileri
  • özel statülü eyaletlerin vergileri
  • Bağlı beylik ve devletlerin ödedikleri vergiler alınmaktadır.
  • Ağnam, Avanz ve Çiftbozan gibi vergiler olmak üzere çeşitli gelir kaynaklan olan Osmanlı Devleti’nin hazinesi zengindi. Ancak harcamaları da oldukça yüksek olan devletin gelirleri, ileride giderleri karşılayamayacaktır.
  • Çiftçiden ürün üzerinden peşin olarak alınan Aşar (öşür) vergisi, ileride köylünün zor durumda kalmasına neden olacaktır. Çünkü, tımar sisteminin bozulmasıyla, toprakların yeterince işlenememesi, güvenlik kalmayınca toprakların terk edilmesi, ayrıca ürün henüz kaldırılmadan peşin olarak verginin ödenmesi köylü üzerinde ağır bir yük olacaktır.
  • Ağnam, hayvanlar için alınan
  • Avanz, savaş sırasında veya olağanüstü durumlarda ek olarak alınan
  • Çiftbozan ise, toprağını ekmeyen toprak sahiplerine getirilen ek vergidir.
  • Avrupalıların Coğrafi Keşifler sonucu, Doğuya giden yeni yollar bulmalarına kadar, Osmanlı Devleti ipek ve Baharat Yolları ticaretinden çok önemli gelir sağlarken, Avrupalıların yeni yolları kullanmaları ile buradan sağladığı gelir büyük oranda azalmıştır.
  • Yükselme döneminde Avrupalı devletlere tanınmaya başlayan kapitülasyonlar, Osmanlı Devleti için ekonomik ve siyasi açıdan yarar sağlarken, sonraki dönemlerde olumsuz sonuçlar doğuracak ve Osmanlı ekonomisi için çok zararlı hale gelecektir.

ORDU TEŞKİLATI: Önceleri gönüllü katılımlarla ve sefer, savaş zamanlarında toplanan ordu, Orhan Bey’den itibaren düzenli birlikler şeklinde örgütlenmeye başlanmış, bu dönemde Yaya ve Müsellem (Atlı) kuvvetler olmak üzere ilk düzenli ordu birlikleri kurulmuştur. I. Murat zamanında Yeniçeri Ocağı kurulmuş, daha sonra getirilen Devşirme Sistemi ile Yeniçeri Ocağı’nın asker kaynağı düzenli olarak sağlanmıştır. Başlangıçta kara ordusu olan Osmanlı Devleti’nin, denizlerde etkili olmaya başlamasıyla deniz gücü (donanma) de kurulmuştur. İlk donanmaya Orhan Bey zamanında Karesi Beyliğinin gemileriyle sahip olan Osmanlılar, Yıldırım Bayezıt döneminde Gelibolu Tersanesi’ni kurarak kendi gemilerini yapmaya başlamış, sonraki devirlerde Osmanlı donanması çok büyük bir güce ulaşarak, Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz, Kızıldeniz ve Umman Denizi’nde söz sahibi olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra Gelibolu Tersanesi, İstanbul’a taşınmış ve Haliç Tersanesi (Tersane-i Amire) kurulmuştur. Osmanlı Ordusu;

  • Kapıkulu Askerleri
  • Eyalet Askerleri
  • Yardımcı Kuvvetler
  • Bağlı devletlerin kuvvetleri
  • Akıncılar
  • Deniz kuvvetleri

şeklinde bölümlerden oluşuyordu.

KAPIKULU ASKERLERİ:  Yeniçerilerin oluşturduğu bu ordu, daimi ve düzenli birliklerden kurulu idi. Hassa Ordusu da denilen Kapıkulu askerleri, padişahın yanında bulunurlar, savaşlarda merkez kuvvetlerini oluştururlar, diğer zamanlarda padişahın ve başkentin güvenliğini sağlarlardı. Yeniçeriler, yılda dört defa maaş (ulufe) alırlardı. Devşirme metoduyla toplanan gayrimüslim çocuktan, Türk ailelerinin yanında yetiştirilir ve Acemi Oğlanlar Ocağı’na alınırlardı. Bu ocaktan yetiştikten sonra Kapıkulu Ocağı’na geçerlerdi. Kapıkulu Askerlerinin yaya olanlarına Kapıkulu Piyadeleri, atlı olanlarına ise Kapıkulu Sipahileri denilmiştir. Kapıkulu Piyadeleri;

  • Acemi oğlanlar
  • Yeniçeriler
  • Cebeciler (silah yapım ve onarım ekibi)
  • Topçular
  • Top arabacıları (topların nakledilmesini sağlayan ulaştırma ekibi)
  • Humbaracılar (el bombalarını ve mayınlan kullanan ekip)
  • Lağımcılar (özellikle kalelerin alınması sırasında toprak altında tüneller kazıp, bomba yerleştiren ekip) olmak üzere sınıflara ayrılmıştı.

HUKUK: Osmanlı Hukuku;

  • Şer’i ve örf’i hukuk olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Şer’i hukuk, din kurallarına dayanıyor ve İslam hukukundan kaynaklanıyordu. örf’i Hukuk ise, Şer’i hukuk kurallarına ters düşmemek kaydıyla örf, adet, gelenek, görenek ve eskiden beri süregelen uygulamalardan oluşmuştur. Şer’i Hukuk alanında önemli çalışmalar yapan Osmanlı hukukçuları arasında;
  • Zembilli Ali Cemali, İbn-i Kemal, Ebussuud Efendi gibi Şeyhülislamlık da yapan âlimler vardır. Örf’i hukuk çalışmalarını ise bizzat padişahlar yapmış, ilk düzenli Osmanlı kanunlarını Fatih Sultan Mehmet hazırlamıştır. (Kanunname-i Ali Osman)
  • Ayrıca kanun düzenlemeleri denilince ilk akla gelen Kanuni Sultan Süleyman’dır. Kanuni, kendisinden önceki bütün örf’i hukuk kurallarını toplamış ve kendisi de yenilerini katarak zamanının en düzenli ve kapsamlı kanunlarını hazırlamıştır. Osmanlı Devleti’nde adalete büyük önem verilmiş, her tarafta mahkeme kurulmuş ve kadılar atanmıştır. Mahkemeler bağımsız olup, davalar herkese açık olarak görüşülmüştür.

EĞİTİM-ÖĞRETİM: Kuruluş döneminde, henüz yüksek okul düzeyinde eğitim kurumu olmadığından, başka ülkelere (Mısır, Bağdat, Şam gibi) öğrenciler gönderilmiştir. Yükselme döneminde ise açılan yüksek öğrenim kurumlan kısa sürede sadece ülkenin değil, dünyanın en önemli okulları olmuş, bu defa başka ülkelerden öğrenciler Osmanlı Devleti’ne eğitim görmek için gelmişlerdir.

  • Osmanlılarda açılan ilk Üniversite statüsündeki yüksek okul Sahn-ı Seman Medresesi’dir. Fatih zamanında açılan bu okul, günümüz İstanbul Üniversitesi’nin temelini oluşturmuştur. Daha sonra Kanuni zamanında Süleymaniye Medreseleri de yüksek okul olarak açılmış, bu medreselere bağlı olarak bir Tıp Medresesi de açılmıştır. Osmanlı Devleti bilim ve kültüre çok büyük değer vermiş, bir çok bilim adamı İstanbul’a gelerek çalışmalar yapmıştır. Matematik ve astronomide önemli bir bilim adamı olan Ali Kuşçu bunlar arasında sayılabilir.
  • Piri Reis (Kitab-ı Bahriye’nin yazan), Şeydi Ali Reis (Mirat’ül Memalik adlı eserin yazan), Katip Çelebi (Cihannüma’nın yazan) ünlü Türk coğrafyacılarıdır.

Osmanlılarda astronomi çalışmaları hayli ilerlemiştir. özellikle III. Murat döneminde Tophane Rasathanesi kurdurulmuş ve zamanın büyük astronomi bilgini Takiyüddin Mehmet, burada çalışmalar yapmıştır.

  • Ancak dönemin şeyhülislamı, bu çalışmaları onaylamamış ve Tophane Rasathanesi yıktırılmıştır.
  • Fatih zamanında devlet adamı yetiştirmek amacıyla Topkapı Sarayı’nda Enderun Mektebi açılmıştır.

DİL VE EDEBİYAT: Osmanlılarda ilk zamanlarda Türkçe’ye büyük önem verilmiş, halk arasında, devlet işlerinde, orduda, eğitimde, sarayda Türkçe kullanılmış, pek çok Türkçe eser yazılmıştır.

  • Ancak sonraki dönemlerde Türkçe, Arapça ve Farsça terkiplerin etkisinde kalmış, Osmanlıca denilen, Osmanlı Türkçesi doğmuştur. Osmanlı edebiyatı denilince ilk akla gelen şiirdir. Çünkü bu alanda pek çok eserler yazılmış, şairler yetişmiştir.
  • Osmanlı padişahlarının çoğu şiir ile uğraşmışlar, bazıları şiirlerini bir divanda toplamıştır.

Fatih Avni, Kanuni Muhibbi, II. Bayezıt Adli Mahlasıyla (takma isimlerle) şiirler yazmışlardır. Özellikle divan edebiyatı çok gelişmiş olup, bu sahada Nedim, İbn-i Kemal, Nefi, Fuzuli, Baki gibi edebiyatçılar yetişmiştir.

SOSYAL HAYAT:  Osmanlı toplumunda halka reaya denilir, Müslüman ve Gayrimüslim olarak ayrılırdı. Halkın büyük çoğunluğu köylerde yaşar, tarım ve hayvancılıkla uğraşırlardı. Şehirlerde yaşayanlar ise ticaret ve zanaatla uğraşırlardı. Bunlar aralarında Lonca adı verilen bir örgüt kurmuşlar, böylece çalışmalarını düzen ve disiplin altına almışlardı.

  • Lonca örgütünde, çıraklıktan meslek elemanı yetiştirme sistemi kurulmuş, esnaflar arasında sosyal yardımlaşma ve dayanışma sağlanmış, üretilen mallar kalitesinden, fiyatına kadar denetim altına alınmıştır.
  • Osmanlılarda ticaret gelişmiş, ekonominin en önemli unsurları bu alandan sağlanan gelirler olmuştur. İpek ve Baharat Yolu’ndan gelen mallar, Osmanlı üzerinden Avrupa’ya nakledildiği için buradan önemli bir kazanç sağlanırken, Avrupalıların yeni yollar bulmalarıyla bu gelir azalmıştır.
  • Osmanlı Devleti’nde sosyal alanda hizmet vermek amacıyla pek çok vakıf kurulmuş, bu vakıflar eğitimden sağlığa, bayındırlıktan imara her alanda çalışmalar yapmıştır.

SANAT:  Osmanlılarda sanat denilince ilk akla gelen mimari alanda yapılan eserlerdir. Ülkenin her tarafında, vakıflar, şahıslar veya devlet tarafından çeşitli eserler yaptırılmıştır. Osmanlı mimarisinin en önemli eserleri, camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, hastaneler, çeşmeler, köprüler, kemerler, imaretler, bedestenlerdir.

  • Osmanlı mimarisinin en büyük ustası Mimar Sinan’dır. Sinan’ın en önemli eserleri arasında, Kanuni tarafından yaptırılan Süleymaniye Camii ve II. Selim tarafından yaptırılan Selimiye Camii yer alır. Osmanlılarda bir diğer sanat dalı da hattatlıktır. Özellikle resim yerine gelişen güzel, süslü yazı yazma sanatı olan hattatlık alanında pek çok usta yetişmiştir. Osmanlılarda ayrıca, dokuma, tezhip (süsleme), nakkaşlık, çinicilik, minyatür (küçültülmüş resim), oymacılık alanında büyük gelişme sağlanmıştır. Bütün bunlardan başka, özellikle güzel sanatlara giren musiki alanında birçok beste yapılmış, hatta bunlardan günümüze kadar ulaşanlar da olmuştur. Bazı hastanelerde akıl hastaları müzik ile tedavi edilmiştir.

{ Add a Comment }

Bizans İmparatorluğu Hakkında Kısa Bilgi

Roma İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla 395’te İstanbul merkezli olarak kurulmuş ve Anadolu’yu hâkimiyetleri altında bulundurmuşlardır. Bizanslılar Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebini benimsemiş ancak kiliseyi daima kontrol altında tutmuşlardır. Türk ve Müslüman devletlerin akınlarıyla giderek küçülen Bizans, Osmanlı döneminde İstanbul ve yakın çevresiyle sınırlı kalmış, 1453’te Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı kuşatma sonucunda yıkılmıştır. Ayasofya, Aya İrini ve Hora kiliseleriyle, Yerebatan Sarnıcı İstanbul’daki en önemli Bizans eserleridir.

{ Add a Comment }